Sürdürülemez Sürdürülebilirlik

Mustafa Işık

Çizginin dili karikatür… Sayfalarca anlatamayacaklarınızı iki çizgi ile derin bir anlayışa dönüştürebiliyorsunuz bu sanatla. Geçenlerde yeni moda, sihirli terimlerin kapsama şampiyonu “sürdürülebilirlik”in sürdürülemez kullanımı hakkında gidişi gösteren bir çizgi-grafik görmüştüm. Önce sayfada, sonra cümlede bir kez kullanılan sürdürülebilirliğin her cümlenin başında ve sonunda bir kez kullanımına giden abartılı ve absürt hikayesi.

Giderek artan kullanımının tercihleri değiştirmediği, ruhta olması gereken sürdürülebilir özün, hayatın beynine zorla sokulamayacağını yansıtıyordu adeta. Yansımanın aslında bilgi ve bilinçle beslenen ruhtan, özden olması gerekirken; tutkuyla gözden ve dilden yapılan çığırkanlıkların zahiri bir gölge gibi bizi oyunları ile oyalamasını da çağrıştırıyordu.. Tıpkı yenileşim gibi, tıpkı ar-ge gibi, tıpkı çevreci gibi, tıpkı katma değer gibi…

Bu mana ve madde zıtlığını hayatın her safhasında olduğu gibi yeşil kimlikli gri fotoğraflı enerji uygulamalarında da görmekteyiz. Büyük veya küçük kapasitedeki bu sınıfa giren tüm uygulamalar malesef farksız.

Özellikle son günlerde proje mantarlığına dönen tarım havzası Orta Anadolu’daki
lisanssız uygulamaların yeşil kimliğe uygun olmayan yönlerine dikkat çekmek istedim.

Lisanssız elektrik üretim sistemleri tüm etkinliği ile bütün yurtta kurulmaya devam ediyor. Bayram kutlaması edasıyla yaptığımız bu giriş yanıltmasın. Ülkenin enerji önceliği, lisanssız üretimin özellikle tüketiciler için önemli bir gelişim olduğunu gösterse de sonucun tezahüründe bazı farkındalıkların mecburiyetine dikkat gerekiyor.

Yönetmelikler oluşturulurken birçok konuda endişelerimizi dile getirmiş ve çözüm için arazi evsafından tutun kullanılacak teknolojiye kadar dikkat edilmesi gerekenlerden bahsetmiştik. Bu endişelerin yanısıra özellikle uygulamada lisanssız üretimin bir serbestlik ve küçüklük algısıyla farklı sonuçlara tehavvül olma ihtimalinden de söz etmiştik. Yöntemeliklerin standartlar içindeki çerçevesine rağmen, özellikle uygulamadaki uydurmaları hedefin “temiz”liğine gölge düşürecek sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. 

Amacı sürdürülebilir enerji olan bu girişimlerin bazılarındaki sonuçların doğal uyum ve uygunluk açısından son derece sürdürülemez olduklarına şahit olmaktayız.
Oluşan Hes-fobinin, anti-madenci ve altyapı-karşıtı yaklaşımların temelindeki haklı baş kaldırıların altında da bu uygunsuz icra yöntemlerinin olumsuzlukları yatmaktadır. 

Önceliklerimizin her zaman hava, su ve toprak bilinci ile bunların canlılığını sağlayan ve perçinleyen, parçası olduğumuz ekosistemin korunması olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Yenilenebilir enerji uygulamalarında proje optimizasyonu açısından nominal gerçeklikleri göz ardı edemezsiniz. Bedel ödeyerek yapılan yanlışlıkların götürdüğü doğruları özellikle küresel birikim ölçeğinde bulmak, kullanmak ve geliştirerek daha doğrularına götürmek yapacağımız tüm iş ve işlemlerin birincil önceliği olmadığı sürece yanlışlarımızın bedellerini ödemeye devam ederiz.

Bunu yaparak belki mini mini, çok cici bir proje-ler- gerçekleştirmiş oluruz fakat projenin kurulum verimliliği ve kaynak atıllığı açısından sınıfta kalırız. Devir “bir taşla en az üç kuş”a çabalarken “attığımız taşın ürküttüğümüz kurbağa”ya değmeyip üstüne üstlük ayağımıza düşmesine sebep oluruz.

Dokuya uygunsuz ve uyumsuz yabancılıklar içeren eklentiler hayatın ölümle arasındaki ince, keskin ve kesikli çizgidir. Bu çizgideki kesiklik belirsizlikten değil zamanın ona verdiği süredendir.

Arazi uygulamalarında bu çizginin mümkün olduğu kadar belirgin olarak hayata yakın olarak çizilmesi önemli. BIPV uygulamalarında mevcut bina mimarisi bunu kısmen kontrol altına alırken, açık arazi uygulamaları serbestliğin de verdiği rahatlık çok değişik yayılmalar sebep olabilmekte. Güneşten su ısıtıma sistemlerinin başarısı aslında bu uygulamada çok ciddi bir “uygulama” tecrübesi olarak yanıbaşımızda dururken, BIPV uygulamaları hem enerji mimarisi açısından dağıtık olması hem de yerinde çözümlerde çok yönlü verim için önemlidir.  
 
Bu bölünmüş çoklu küçük uygulamaların başvurudan gerçekleşmeye, servisten çalışmaya, işletmeden kontrola getirdiği tüm iş hacmi ve süreci de bir diğer uygulama yüküdür.

Bu iş yükünün detayları bir yana, uygulamadaki keyfiyetçiliği ve fırsat eşitliğini katleden adaletsiz muamelelerini ortadan kaldıracak bir sistematiği oluşturması olmalıdır asıl mihengi. Zira sistemi ayakta tutan ve kontrol edenler ancak ve ancak o sistemi sahiplenenlerdir. 

En güzeli gemiyi deliklerden korumaktır tabi ki ama öte yandan sanırım bir gemideki üç bin delikle 3 deliği tıkamak arasında ciddi bir fark olacaktır.
Güvenmek iyidir deyip daha iyi olan kontrolü unuttuğumuzda küçüğünden büyüğüne nelerin başımıza geleceğine her gün şahit oluyoruz. Kontrol deyince hep aklıma İspanya’daki uygulamalarda ortaya çıkan arka kapıdan “kara enerji” aklama usulsüzlükleri gelir.

Uygulamalarda yapılanların doğruluğu veya yanlışlığı açısından bir standart güreşine girmeden, sadece işin görülmeyen yönündeki bir öneme farkındalığa işaret etmek isterim.

Avrupa’nın kalitesinde ortaya çıkan ve çatılarda yangınlara sebep olan bağlantı kutularının, tüm ürünlerin geri çağrılması ve standartlarının güncellenerek değiştirilmesi henüz unutulmadı.

Buna benzer hassasiyetler tüm tedarik zincirindeki maddeler için geçerlidir.
Gelişmiş bilinç ve uygulamaları bir tarafa bırakarak alışkanlıkların verdiği serbestlik ile klasik yapı zihniyeti ile yapılacak uygulamalar özellikle açık arazilerde yeni ve dönülmez sorunları getirebilecektir. Güneş enerji sistemlerinin kurulumunda açık arazilerde temel olarak tercih edilen “betonlama”, çapı ve uygulama şekli olarak tam bir betonist vahşet arz etmekte. Amaca çok uygun alternatifleri varken, statik işlevleri yerine getirmesi için yığına dönüşen temeldeki beton adaların olumsuzluklarının toprak ve ekosistem için ne anlama geldiğini burada uzun uzun anlatmaya gerek yok sanırım. İşin genelinde enerji kaşı yapacağız derken toprağın gözünü çıkarma durumuna dönüşen bu tip uygulamalardaki kayıp kazancı gölgelemektedir.

Kullanılan tüm montaj malzemeleri, kablolar ve bağlantılar -en az- 20-25 yıllık sistem ömrü süresince bulunduğu ortama hiç bir şekilde zararlı katkı maddeleri saçabilecek riskleri içermemelidir. Özellikle metal aksamın cinsi, kaplamaları ve oksidasyon riskleri, tüm poli-plastların sudan ve UV’den etkilenmeyen uzun zaman süresinde çözünmeyen ve çözünme riski olan zararlı maddeleri içermemesi son derece önemlidir.

Bu hassasiyeti sadece bir kablo ve metale indirgeyerek aşağılarsanız meseleyi bencilliğe kurban etmiş olursunuz. Mesele berrak altın “su”dur. Temiz dengenin en ağır ibresi ve geleceğin en büyük zenginliği “su”. Suyun kirlendiği yerde temizliğin esamesi kalmaz. Giderek kaybettiğimiz yeraltı sularımızın bir de adi uygulamalar ile kirletilmesi ise asla kabul edilemez.

Her ne kadar lisanssız sınırı 1 MW’a yüksekltilse de uygulamada bu çapın çok daha geniş olarak çizilebildiğini görmekteyiz. Geniş liberal ufukların bunda hiç bir sorun görmeceğini tahmin ediyorum. Fakat lisanslı olarak büyük kapasitelerde yapmaya çalışanla izlenen prosedür sonuçta çıkan eşitsizlik açısından bir hak gasbı ve tezadı değil midir? Ölçmeden ÇED’e, inşaattan işletmeye sağladığı avantajlar sistem açısında kontrol zorluğu değil midir?

Meseleyi en uç noktasında bir anti-1MW anlayışına indirgeyecek küt kültürler olabilir. Çabamız sadece yapılanların mevcut yerel bilgi çıtasını aşan uluslarası deneyler sonucunda varılan seviyede “doğru”, tüm evrensel hak anlayışı dengesinde “adalet” ve bencillik çıkarlarının üstünde sonucu bizlikle bütünleyen enerji tabanında tam “bağımsızlık” üç ayağında yükselmesini sağlamaktır. Üç ayağın birinin eksikliği sistem açısından dengesizlik ve anlaşmazlık demektir.

Yaşadığımız bazı sürüncemeli tecrübelerin, kronik bir çözümsüzlüğe dönüşen ve hala devam eden “yenile-ne-bilir” enerji anlayışımızın, bu konuda nereye geldiğimizi ve nereye gittiğimizi göstermesi açısından çok manidardır. 

Yazar Hakkında
X

Meslek hayatına 1992 yılında, henüz üniversitenin ikinci sınıfında iken kurduğu elektronik-otomasyon firması ile atıldı. Öğrenimi süresince, ezberci ve sorgusuz öğretim düşüncesinin karşısında sorgulayıcı, analitik yaklaşımlarla sonuca ulaşma ve yeni bilgi üretme yeteneğinin kazanılması felsefesini savundu. Bu ideal uğruna, mezun olduğu üniversitede yaklaşık iki yıl öğretim görevlisi olarak çalıştı.

O günler de tanıştığı yenilenebilir enerji konusunda, güneş enerjisi üzerine araştırma geliştirme mühendisi olarak yazılım ve donanımların geliştirilmesinde, uluslarası takımlarla çalıştı. 2000’li yıllarda, dünyada ticarileşme yarışında olan çanak-stirling teknolojisinde dört yıl boyunca, üç büyük ülkenin yanısıra Türkiye’yi başarı ile temsil eden kuruluşta görev yaptı.

2000 yılından sonra meslek hayatını, yenilenebilir teknolojiler üzerine proje geliştiricisi ve koordinatörü olarak Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sürdürdü.

Türkiye’deki değişik firmalar ile enerji başta olmak üzere, farklı konularda araştırma-geliştirme projeleri üzerine çalışmalar yaparak raporlar hazırladı ve sunumlar yaptı.

Güneş ve Rüzgar enerjisi başta olmak üzere, yenilenebilir enerji konularında teknik ve teknolojik altyapıların oluşturulmasının yanısıra, bu teknolojileri kullanan elektrik üretim projelerinin geliştirilmesi, incelenmesi ve değerlendirilmesinde halen uluslararası partnerler ile birlikte çalışmaları devam etmektedir.