Yerli Rüzgar Türbini Markası Yaratmak - 1

Bilgihan Yaşacan

Bu yazıda yerli rüzgar türbini markamızın/üretimimizin nasıl olabileceği üzerine fikirlerimi paylaşacağım. Yazının ilk bölümünde teknolojide dışa bağımlılığımızın nasıl artarak devam ettiğine ve önlem almazsak bu bağımlılığın nasıl devam edeceğine, ikinci bölümde ise yerli marka rüzgar türbinini nasıl yaratabileceğimize değineceğim.

Rüzgar teknolojilerinde dışa bağımlılık

Neden yerli rüzgar türbini markamız yok diye üzülenlerden misiniz? Aslında bu soruyu sadece rüzgar için değil bir çok enerji üretim dalı için çeşitlendirebiliriz.

Neden buhar türbini markamız yok?

Neden gaz türbini markamız yok?

Neden santral kazan mühendisliğimiz doğru düzgün yok? Diyerek bu listeyi uzatabiliriz.

Bu enerji teknolojilerinde yerli marka ve üretim konusunu rüzgar türbini için ele almaya çalışalım.

Rüzgar sektörü ülkemizde 2000’li yıllardan itibaren hızlı bir şekilde büyüyor. Her yıl kurulu rüzgar santral sayısı artıyor, enerjide dışa bağımlılığımızın azalmasından dolayı da mutluluk hepimiz duyuyoruz.

Aslında dışa bağımlılık konusu gerçekten denildiği gibi azalıyor mu?

Bir yatırımcıyı düşünelim. Lisansı var ve yatırım yapmak istiyor. Türbin üreticisi ve elektrik sistemleri için sözleşmeler imzalıyor. Ekipmanların alındığı ülkelerden de uzun dönemli ucuz finansman sağlayarak yatırımını rahat bir şekilde yapabiliyor. 10-15 sene boyunca da kullanmış olduğu krediyi geri ödüyor.

Ancak; yaklaşık 15 yıl sonra teknoloji eskimiş ve santralin verimliliği göreceli olarak düşmüş olabilir. En geç 20.yılda (teknolojinin nereye gideceği de tam tahmin edilemediğinden) “re-powering” denilen yeni teknolojilerle santrali değiştirme ihtiyacı doğabilir ve aslında doğabilir değil kesinlikle doğacaktır.

Yani tam kredi geri ödemesi bitmişken yeni bir yatırıma ihtiyaç duyulması oldukça yüksek bir ihtimal. Bir başka deyişle yukarıdaki döngü en geç 20. yılda tekrarlayacak gibi duruyor. Yani tekrar yeni türbin satın almak, kredi anlaşması vs.

Bu durumda yatırımcı tarafından yeniden uzun vadeli kredi kullanılacak ve o uzun ödemeler tekrar başlayacak. Bu sadece rüzgar türbini için geçerli değil, buhar ve gaz türbinleri içinde benzer senaryo söz konusu.

Peki bundan ne gibi bir sonuç çıkarmalıyız?

Aslına bakacak olursak en temelde ülkemizde üretilen, tabiri caiz ise “rüzgarın hasadını” ve refahını sürekli bir biçimde teknoloji üreten ülkelere bu yolla transfer ediyoruz. 

Yani; ekipman ödemeleri üretimi yapan ülkeye ödeniyor, üstüne üstlük bir de kredi faizi ödeniyor. Arada da biraz da olsa yatırımcı kar ediyor sermaye biriktiriyor.

Peki bu durumun bizim ekonomimize hiç mi katkısı yok?

Aslında istihdam anlamında ilgili firmaların satış ofisinde ve sahada çalışan servis elemanları haricinde ekonomimize pek katkısı yok gibi duruyor. İnşaat ve montaj sürecinde ara elemanlar olabilir. Ancak teknolojiyi üreten ülkelerde binlerce kişi üretimi yapan fabrikalarda ve bununla beraber yan sanayi fabrikalarında çalışıyor. Bu da kendi ekonomilerine doğrudan istihdam ve milli gelir artışı olarak katkı yapıyor.

Peki ne yapılabilir?

Sürekli bir biçimde bu durumdan etkilenen sektörde “neden bizim de bir rüzgar türbini markamız yok” diye hayıflanan, üzülen insanlarla artarak karşılaşmaktayız.
Aslına bakacak olursak bu tren tren yavaş yavaş kaçmaya başlıyor.
Biraz kendimize dersler çıkarmak için  rüzgar sektörünün yakın kronolojisine bakacak olursak;

Rüzgar enerjisinin tüm dünyada gerçek bir sektör olması 1970 yıllardan itibaren Danimarka liderliğinde başlamıştır, bunu hepimiz biliyoruz.

Nasıl yapmışlar peki? Biraz da bunu (çok uzatmadan) ele alalım.

1970’li yıllarda  yaşanan petrol krizi tüm dünyayı olduğu gibi Danimarka ekonomisini de etkilemiştir. Bunu gören o zamanki Danimarka hükümeti enerjide dışa bağımlılığı azaltan kararlı politikalar ve çeşitli sübvansiyonlar geliştirmiştir. Bu sayede rüzgar sektöründe irili ufaklı bir çok rüzgar türbini üreticisi doğmuş, birleşmeler ve satın almalar ile bugün dünya devi olan ve ülkesine katma değerler, binlerce kişiye istihdam yaratan firmalar doğmuştur.

Yani kısaca kararlı bir devlet politikası, teşvikler ve iyi bir uygulanabilir stratejik plan.

Bizler hiç mi bir şey yapmadık?

Ülkemizde 5-6 yıl önce bununla ilgili olarak yerli rüzgar türbini üretmek için bir inisiyatif doğmuş bir çok katkı yapan kuruluş da desteklemiş. Ancak maalesef en basit piyasa kurallarına göre satamadığınız, rekabetçi olmayan bir ürünü seri olarak üretmenin de pek bir anlamı yok. Bu yüzden serbest piyasa koşullarına göre varlığınızı sürdüremezsiniz. Bunun istisnaları yok mu?

Var elbette, ancak piyasada kalabilmek için ilk şartlardan biri ilk icat sahibinin sizin olmanız gerektiğidir. TOBB Başkanı Sn. Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesinin mezuniyet konuşmasında dediği gibi “icat çıkarmamız” gerektiğidir.

İcat sahibi olmanın ne demek ve nasıl olacağını dilim döndüğünce yazının ikinci bölümünde detaylı bir biçimde inceleyeceğim.
 

Yazar Hakkında
X
1977 yılında Rize’de doğan Bilgihan Yaşacan, 2001 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği bölümünden mezun oldu, 2009 yılında ise TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nin işletme yüksek lisansı bölümünü tamamladı. 
 
Çalışma hayatına 2003 yılında Gama Güç Sistemleri’nde başlayan Yaşacan, 2007 yılında Alman lojistik şirketi F.H. Bertling GmbH şirketine geçti.
 
2009 yılında Siemens Türkiye’nin rüzgar enerjisi bölümünde göreve başlayan Yaşacan 2012 yılından beri Siemens Wind Power Teknik Satış Müdürü olarak görev yapıyor.